Oluşturulan forum yanıtları
-
YazarYazılar
-
Bal için uygulanacak zekat miktarı konusunda fikir birliği yok. Bazı alimler balı, inekten sağılan süt gibi farzedip zekat düşmeyeceğini söylüyor. Sadece balın satışından kazanılan toplam para, nisab miktarının üzerindeyse, bunun kırkta biri zekat olarak verilir deniyor.
Baldan onda bir oranında zekat verileceği konusu bir hadise dayandırılıyor.
Bununla ilgili başka bir değerlendirme de şöyle.
(Mustafa İslamoğlu’nun sitesinden aldım)
Bu hadisin söylendiği ortamda bal üretiminin kahir ekseriyeti tabiatta arının ağaç kovuklarına insan emeği ve zahmeti olmaksızın yaptığı bal idi. Bu günkü zahmete, masrafa ve emeğe dayalı ticari balcılığın onunla hiçbir benzerliği yoktur. Bugün bal üretimi sıradan bir emtia üretiminden farksız, hatta daha da zahmetlidir.
NETİCE: Bütün bu delillerden sonra diyebiliriz ki bugünkü ticari balcılıkta bal üretimi diğer emtianın üretiminden farksızdır ve zekâtı 1-40 oranında (% 2.5) verilmelidir.Ayni olarak da nakdi olarak da verebilirsiniz. Allah kabul buyursun. Vesselam. -
Sitenin diğer bölümlerindeki bilgilerde bir eksiklik var. İnşallah bir gün hepsini tamamlayacağım

Önceden ayrıntılı tartışılmış bazı konuların tekrar tekrar sorulması da bütün forumların ortak sıkıntısı.
Sormak isteğimiz konu ile ilgili olarak forumun arama fonksiyonunu kullanarak daha önce işlenmiş konuları rahatlıkla bulabiliriz.
Aslında bu tür sık sorulan başlıkları, SIKÇA SORULANLAR diye ayrı bir bölüm yapmak lazım. Bir gün onu da yaparız inşallah.
Murat Akın’ın bahsettiği kek yapımı ile ilgili yazılar forumda yer aldı. Aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.
http://www.beyazkovan.com/component/option,com_kunena/Itemid,27/func,view/id,3260/catid,4/limit,6/limitstart,0/ -
Bu konu madem bu kadar ilgi çekti, bir katkı da ben yapmazsam olmaz.
The Beekeeper’s Handbook kitabının Türkçe çevirisinden alıntı yaparak yazıyorum.
….
Arı mumu güvesi larvaları, olta ile balık avlayan balıkçılar için yazın olduğu gibi kışın da buz balıkçılığında bir av yemi olarak değerlendirilir.
Balmumu kurtları aynı zamanda protein açlığı içerisindeki insanlar için de alternatif bir gıda kaynağıdır. Bunların yetiştirilmesi kolaydır ve oldukça büyük, besinsel değeri yüksek ve lezzetli hale gelirler. Güve larvalarını yetiştirmek isterseniz, daha büyük balmumu güvesisin (Galleria mellonella L.) larvalarını kullanın, bu larvalar diğer türlerden daha büyük ve hızlı gelişirler.
……
Güveleri avcılık yemi olarak kullanmak istediğiniz takdirde, onları kokonları örmeden önce hasat edin. Bunları 4 veya 5 saat süreyle 0-1 derecedeki soğuk depoya koyun. Bundan sonra larvalar kokonlarını örmeyecektir ve siz de bunları av yemi olarak satana kadar 4-7 derecede saklayabilirsiniz.
Larvaları yemek için hasat etmeyi planlıyorsanız, onları, tam kokon örmeden önce bütün dışkı materyallerini boşaltması sebebiyle kokon örmeye başladıkları zaman toplayın.
……
Gelişmekte olan larvaların diyetleri içerisine az miktarlarda çeşitli baharatların karıştırılmasıyla larvaların lezzetli kıvamda olabileceği bildirilmiştir. Balmumu güveleri hafif yemekler arasında büyük yer tutmaktadır. Sıcak yağda kızartılan güveler patlamış mısır gibi patlar ve hafifçe tuzlandığı takdirde patates cipsinden veya şişmiş mısırlardan daha iyi bir lezzete sahip olduğu bildirilmektedir.
GİRİŞİMCİ ARKADAŞLARIN DİKKATİNE

-
Balda İlaç Kalıntısı Arınma Süresi ifadesinin anlamı ile ilgili bir kafa karışıklığı var.
Bu ifadeyi, ilaç bal ile temas ettikten sonra, belli bir süre geçince, o ilaç baldaki etkisini yitiriyor şeklinde algılarsak, o zaman kalıntı problemi riski hiç yok demektir.
Fakat bu ilaç kalıntı arınma süresi, çeşitli kaynaklardaki ifadelere bakarsak, kovanın nektar biriktirmeye başlamasından önceki zamanı kastediyor.
Yani kovan nektar toplamaya başlamadan kaç gün önce ilaç kullanırsak, bunun balda insan sağlığını tehdit eden derecelerde kalıntı yapmasına sebep olmayız?
Aşağıda linkini de verdim, Gıdalardaki İlaç Kalıntı Uyarıları Hakkındaki talimata göre, ÜZERİNE İLAÇ UYGULANAN BAL, POLEN VE PROPOLİS KESİNLİKLE İNSAN TÜKETİMİNE SUNULMAMALIDIR.
Yani ilaç ile bulaşık olan balın, bir zaman sonra bundan arınacağı fikri, insan sağlığını riske sokan bir bakış açısı.
GIDALARDAKİ İLAÇ KALINTI UYARILARI HAKKINDAKİ TALİMAT
http://www.kkgm.gov.tr/talimat/gidalarda_ilac_kalinti_uyarilari.html
15-BAL için ilaç kalıntı arınma süresi “GÜN” olarak ifade edilmelidir.
Örnekler :
Gıdalarda (balda) ilaç kalıntı uyarıları
ilaç kalıntı arınma süresi ( i.k.a.s.) : “tedavi süresince ve son ilaç uygulamasından sonra 30 gün boyunca elde edilen bal insan tüketimine sunulmamalıdır “
” arıların bal üretimine başlamasına en az 32 gün kala ve bal üretimi boyunca kullanılamaz.”
“İlaç uygulanan kovanlardan elde edilen ballar insan tüketimine sunulmamalıdır.”
“arıların bal üretmeye (tutmaya) başlamasından itibaren bal hasadına kadar kullanılamaz”
“insan tüketimine sunulacak olan polen/arı sütü/propolis/vs toplama/üretme döneminde kovanlara/arılara uygulanamaz”
“Bal akımı (bal tutumu) süresince ve bal akımının başlamasına asgari 3 gün kala uygulanmamalıdır.” (ilaç kalıntı arınma süresi bal için 3 gündür). -
Şimdi bu tezden yola çıkarak, prospektüsünde 0 gün yazan ilacı, ballı çıtaların üzerine uygulayıp, ertesi günde hasat edip gönül rahatlığıyla tüketebilir miyiz?
-
Küçük bir teknik uyarı, başka programlarda yazılarak foruma yapıştırılan yazılarda, Karakter Tablosu Farklılığından dolayı tırnak ve kesme işaretleri “–” gibi işaretler şeklinde çıkıyor. Yazıyı yapıştırma işleminden sonra bir kontrol edebilirseniz, daha konforlu bir görüntü olur.
-
Sistem fotoğraflara bakınca etkileyici görünüyor.
Arılara ambalajlı halde bal yaptırabiliyorsunuz.
Eski arıcılık kitaplarında Ahşap seksiyon kutulardan oluşan ballık uygulamalarını anlatan yazılar var. Fakat ülkemizde bu tür malzeme satan yer yok, en azından çok aramama rağmen ben bulamadım.
Şimdilerde modern kovanda yapay peteksiz bal yaptırmak için, normal çerçeveyi daha küçük bölümlere ayıran, elimizle büktüğümüz çıtalar var. Ya da normal çerçeve içine yuvarlak kasnak uygulaması yapılıyor.
Fakat bu tür uygulamalarda çerçeveden çıkartılan küçük çerçevecikleri balların sırları deforme olmadan saklamak epey sıkıntılı oluyor.
Resimlerini izlediğimiz sistemde ise bu tür problemler çözülmüş görünüyor.
Kutunun içine herhangi bir petek takmaya gerek kalmadan, kutunun dibindeki kabartıları arı kabartarak balı dolduruyor.
Fakat bu sistemden bu sonucu alabilmek için çok güçlü kolonilerle ve çok iyi nektar akımının olduğu yerlerde çalışmak gerek. Zaten resimlerde arının ne kadar güçlü ve sıkışık düzen olduğu da görülebiliyor.
-
Perizin ya da diğer kimyasalların prospektüslerindeki bilgilere bakılınca genelde hiçbir şekilde kalıntı problemi oluşturmazlarmış sonucu ortaya çıkıyor.
Fakat akademik kaynaklarda farklı bilgiler var.
Prof. Dr. Ulviye Kumova’nın
VARROA İLE MÜCADELE YÖNTEMLERİ isimli bildirisinde konuyla ilgili enteresan bilgiler var.
….
Arı kolonilerinde Varroaya karşı kullanılan ilaçlar kalıntı oluşturmaktadırlar. Özellikle bazı ülkelerde yoğun olarak kullanılan ilaçlar arasında; bromopropylate (Folbex-VA, Neu/Acariol), coumaphos (Perizin/Asuntol) ve fluvalinate (Apistan/Klartan/Mavrik), gibi etkili maddelerin balda ve balmumunda yaygınlığı gözlenmelidir. Bu kimyasallar yağda erirler, uçucu değillerdir ve uzun yıllar kullanılırsa balda, balmumunda ve propoliste kalıntı bırakmaktadır.
…..
Arı ürünlerinde kalıntı belirlemek için yapılan araştırmalar sınırlı kalmaktadır. Bromopropylate, fluvalinate ve coumaphos uygulamaları sonrası bal ve balmumunda kalıntı belirlenmiştir. Yapılan bu araştırmaların tümünde bulunan kalıntı balda bulunan kalıntı düzeninin üzerinde çıkmıştır.
Makalenin tamamı okunduğunda ortaya çıkan sonuç, özellikle kimyasallarla yapılan varroa mücadelesinde yıllar içinde bu maddelerin balmumunda birikerek zamanla tehlike sınırlarının çok üzerinde kalıntı problemi oluşturdukları şeklinde.
-
Keşke hiç iğnelenmesek
)Genelde el üstünden ya da kaba yerlerden olan iğnelenme beni çok etkilemiyor.
Ama parmak uçlarından oldu mu sanki canım çıkıyor
kolum komple uyuşuyor.Özellikle gece arı taşırken olan sokulmalar sanki daha çok can yakıyor ya da bana öyle geliyor.
-
Konuyla ilgili ben de kısaca fikirlerimi sıralayayım.
(Tabi tahmin edebileceğiniz gibi olaylara yine biraz tersten bakmaya çalışacağım)
Başka bir yazımda da belirttiğim gibi, zaman zaman bazı kavramları karıştırıyoruz.
En sık karıştırdığımız kavram da bilgi ve beceri. Arıcıların forumda yazdıklarına baktığımda genel olarak bu iki kavramın algılanmasında bir karmaşa olduğunu farkediyorum.
Bir kitaptan ya da bir makaleden okuyarak bilgi edinebiliriz, ama bu o iş ile ilgili otomatik olarak becerimizin de oluşacağı anlamına gelmez.
O işin becerisini edinmek ayrı birşey, bu yaparak ve deneyerek oluyor.
Ben şöförlüğü çok geç yaşımda öğrendim. Ehliyet kursuna yazıldığımda şöförlüğün bütün teorik bilgisine sahiptim. Motor ile ilgili de teorik bilgim çoktu.
Fakat bu bilgiye sahip olmak araba kullanmamı sağlamıyordu.
O zaman bilgiye sahip olmak gereksiz mi? Kesinlikle hayır, bu teorik bilgi beceriyi kazanma sürecinizi hızlandırıyor.
Kurstaki hoca özellikle bayan sürücü adaylarına vites olayının mantığını anlatmaya çalışırken, biz kenarda bıyık altından gülüyorduk.
Hatta hiç unutmuyorum ehliyet almaya hak kazanan bir bayan, arabada bu vites olayını niye çözmüyorlar ne kadar gereksiz bir şey diye hala sızlanıyordu.
Şimdi ana arı üretimi yapmayan birisi olarak, olayı sadece kitaptan okursak işimiz çok kolay değil.
Ama bu beceriyi edindiğimizde de üretim çok kolay.
O zaman kendi kendimize şaşırıyoruz bu iş ne kadar kolaymış, niye bu kadar gözde büyütülmüş diye.
Ama, bir marangoz için de kapı pencere yapmak kolay.
Marangoz olmayan birisi oturup kitaplardan kapı pencere yapmanın yöntemlerini okusa ne kadar başarılı olabilir?
Peki, teorik bilgisi olmayan, hiç kitap okumayan birisi ana arı üretimini öğrenebilir mi?
Evet öğrenebilir.
Ama bu sadece elbecerisi şeklinde kalır, konuyla ilgili ileri noktalara gelemez.
Çünkü teorik bilgi denilen şey, o alanla ilgili başkalarının deneyimlerinin belli bir metodoloji çerçevesinde cümlelere dökülmüş hali demek.
Bizden önce atılmış temeller üzerine bina yapmak daha kolay olur. Teorik bilgiye sahip olursak, temel atmakla uğraşmaz üzerine iyi bir bina yapabiliriz. Başka birisi de gelir çatısını yapar.
Yine şöförlükten örnek verirsek, mesleğini çıraklıktan öğrenen ve yeterli teorik birikimi olmayan birisi çok iyi şöför olabilir. Fakat gelebileceği son nokta dolmuş yada taksi şöförlüğüdür. Ama uluslararası üne sahip bir ferrari pilotu olabilmek konunun teorik birikimine fazlasıyla sahip olmadan olmaz.
İkinci bir husus ise, yine olaylara biraz tersten bakacağım, Türkiye’de arıcılığın kurtuluşu için herkesin kendi anasını üretmesi gibi bir eğilim doğmaya başladı.
İşe en ideal noktadan bakarsak bu eğilim de yanlış, uzun vadede arıcılığı bir noktaya getirmez.
Şu an eskilerin ehveni şer dediği, kötünün iyisi bir durumla karşı karşıyayız.
Ana ve damızlık üretimi yapan kurumlar nitelik olarak arıcının ihtiyacını karşılayabilecek üretimi yapmadıkları ya da yapamadıkları için, arıcının kendi ana arısını üretmesini tercih ediyoruz.
Fakat bu işin ideali, konu ile ilgili uzmanlığı kanıtlanmış kişi ve kurumların, izole bölgelerde, genetik olarak kontrol altına alınmış arı ırkları ile, arıcının ana ihtiyacını karşılaması.
Çünkü özellikle gezginci arıcılık yapan, yakın çevresinde başka arılıkların da bulunduğu, kendi arılığında bir çok ırkı muhafaza eden bir arıcı, genetik olarak üstün nitelikli arılar üretemez.
Genetik olarak üstünlük derken bunu da kısaca açıklamak istiyorum.
Bu en üstün özelliklere sahip olan ırk olmaktan daha çok, bütün genetik özellikleri bilinen, ve bu özellikleri kalıtım yoluyla diğer nesillere aktarabilmeyi anlatıyor.
Arıcı yaptığı üretimle çok iyi çalışan arılar üretebilir, ama bu tesadüfi bir olaydır.
Bu nesil üretimde sonuçlar çok iyi olur, 2 sene sonra tersine dönebilir.
Çünkü elimizde çok sağlam kayıtlar yoksa, izole bölgede değilsek, çiftleşmeyi bir şekilde kontrol altına alamıyorsak, elimizdeki arının kalıtım yoluyla diğer nesillere geçecek özelliklerini bilmiyorsak, oluşan çapraz döllenmelerin 5 nesil sonra karşımıza ne olarak çıkacağını hiç kestiremeyiz.
Bu işin çözümü devlet kurumlarının, üniversitelerin ve ilgili kuruluşların bir araya gelerek, planlarını projelerini oluşturmaları.
Türkiyenin belli başlı yerlerinde genetik havuzlar oluşturarak, bütün dünyada uygulanan bilimsel metodlarla arıcının ihtiyacı olan anaları üretmeleri.
Yurtdışındaki arıcıların imrenerek baktığımız arılarına benzer hatta daha üstün arılara ulaşmamızın tek yolu bu.
Tabi bu yazdıklarımdan arıcının kendi anasını üretmesine karşı çıktığım gibi bir şey de algılanmasın.
Arıcının ana arı üretmesini bilmesi önemli birşey, bunu yaygınlaştırmak gerekiyor.
Arıcı bu bilince sahip olursa, satın alacağı şey konusunda seçici olur ve kurumları nitelikli üretime zorlar.
Fakat Türk arıcılığının kurtuluşunun burada olduğunu varsaymak da bizi yanlış sonuçlara götürebilecek bir yaklaşım.
Biz arıcılar olarak ısrarla, bilimsel yöntemlerin kullanıldığı, genetik özellikleri yüksek damızlıkların üretildiği sistemlerin oluşturulmasını talep etmeliyiz.
Nasıl olsa kendi anamızı üretiyoruz buna gerek yok rehavetine kapılmamalıyız.
Sivasi arkadaşımızın da işaret ettiği bir nokta var. Arıcılık yapmak için sahip olmamız gereken becerilerin sınırı nedir?
Batıdaki eğilim beceri alanlarının ayrı ayrı uzmanlaşması.
Kovan yapanlar ayrı bir sektör kendi içlerinde uzmanlaşmışlar.
Arı ve ana yetiştiricileri ayrı bir sektör.
Damızlık ana yetiştiricileri ayrı bir sektör.
Bal üreticileri ayrı bir sektör.
Bir çok sitede farketmişsinizdir, çoğu arıcı arı yetiştirmekle uğraşmıyor, niyeti bal üretmekse, paket vs yöntemlerle arısını doğrudan başkasından satın alıyor.
Her konuda ayrı ayrı uzmanlaşmak, ortakmış gibi görünen bir alanı parçalara bölmek ne kazandırır ne kaybettirir bu da tartışılabilir.
-
Çeşitli yayınları takip ederek, transfer yoluyla ana arı üretmek isteyenlerin hemen hepsinin başlangıçta moralinin bozulmasına neden olan benzer tecrübeler var.
Çoğu zaman günlük larva ifadesi, günlük yumurta olarak algılanıyor ve günlük yumurtalarla yapılan transfer çalışmaları başarısızlıkla sonuçlanıyor.
En son Of’lu yaşlı bir hacı amca ile muhabbet ederken bu olay söz konusu oldu. Amca arıcılığa çok meraklı ve duyduğu herşeyi uygulamaya çalışan birisi. Günlerce uğraşmış ama yaptığı memelerin koloni tarafından kabul edilmesinde başarılı olamamış. Günlük yumurta ile değil günlük larva ile olacağını duyduğu an gözündeki ışıltıyı görmeliydiniz. Eminim ki memleketine döner dönmez bunu denemiştir.
Literatürde bazı kaynaklarda çatlamamış yumurta ile de transfer yapılıp ana üretilebileceği söyleniyor. Ama bunun yöntemi nedir, püf noktaları nelerdir, konuyla ilgili bir bilgiye şimdiye kadar hiç rastlamadım.
-
Serbest piyasa ekonomisinde fiyatlar bir kurum tarafından belirlenemez, bu zaten piyasa mantığına aykırı.
Daha önceki dönemde de bazı ilgililer 100 ytl taban fiyat belirlemişlerdi, fakat daha sonra kendileri ile doğrudan ilişkili olan işletmelerin Trakya’dan 70 ytl ye bal topladığını duymuştuk.
Halil’in vurguladığı bir nokta da var. Taban fiyat belirleyen kurum o fiyattan da malı alır.
Buğday taban fiyatı belirlendiğinde devletin ilgili kurumları o fiyattan alım yapıyordu. (Şimdi hala aynı sistem mi bilmiyorum.)
Ürün alımı yapamayan bir kurumun kendi kendine taban fiyat belirlemesi piyasa açısından anlamsız bişey.
-
Sevgili arkadaşlar tartışmaya görüşleri ile katkıda bulunan arkadaşlarımıza teşekkür ediyorum.
İlkönce Halil Bilen arkadaşımızın işaret ettiği noktanın haklılığını belirtmek istiyorum. Türkiyede bal algılaması bir gıda tüketim maddesi olmasından daha çok, hastalık tedavisinde kullanılan gizemli bir ürün şeklinde.
Bu yüzden fiyatlar spekülatif, gerçek değerinde değil.
Halkın arasında çeşitli inanışlar yaygınlaşmış, bu inanışlar doğrultusunda üretilen sınırlı miktarlardaki ballar yüksek fiyatlara satılabiliyor.
Türkiye geneline bakıldığında, kimi yerde 30, 40, 50 gibi yüksek fiyatlar görülürken, kimi yerde arıcı 10 ytl ye satabilse sevinçten göbek atacak.
Onun için diyorum ki, işin inanma, efsane ve söylenti kısmını bırakarak, olayı dünya ölçeğinde değerlendirip, arıcılık sektörünün dünya toplumlarında nerede bulunması gerekiyorsa orada bulunmasına çalışmalıyız.
Bunu yaparken de elimizdeki bilimsel veriler üzerinden hareket etmek zorundayız.
Arıcılık ve arı ürünleri üretimi gerçekten çok önemli ve olmadığında büyük sorunlara yol açacak bir uğraş.
Ve malesef günümüzde de ülkemizde kıymeti bilinmiyor.
Arıcılığın ve Arı ürünlerinin piyasada yeteri kadar etkili olamayışının nedenlerini hep birlikte tartışıp, çözüm yollarının neler olabileceğini bulmalıyız.
İşte bunu yaparken de gerçek olmayan, abartılı, arı ürünlerinin her derde deva olduğu, arı ürünlerinin diğer bütün gıdalardan çok çok çok üstün olduğu gibi yaklaşımlarından vazgeçmemiz gerekiyor.
Eğer arıcılığı saygın bir hale getirmek, arı ürünlerini her Türk mutfağının baş köşesinde yer almasını istiyorsak, gerçek durum ne ise onu ortaya koymalı vurgulamalıyız.
Bakın ben arıcıyım ve bundan çok büyük gurur duyuyorum. Ürettiğim baldan daha çok, arıların ekolojik çevreye yaptığı katkılar bende büyük heyecan uyandırıyor. Onların çalışma şekillerine baktığımda hayatın kaynağını görüyorum. Ve ölünceye kadar da sağlığım izin verdiği sürece arıcılıktan vazgeçmeyeceğim.
Mide rahatsızlığım dolayısıyla bir ara sürekli olarak düzenli bal tüketiyordum. 2003 yılında ise çok ciddi bir mide kanaması geçirdim ve neredeyse ölümün kenarından döndüm. Her derde özellikle mide hastalıklarına deva olan balı sürekli tüketirken niye mide kanaması geçirmiştim?
Bu durumu Apiterapi konusunda uzman olan Muhsin Doğaroğlu hocamıza sordum. Verdiği cevap beni çok şaşırttı.
Bana dedi ki, bal içindeki yoğun şekerden dolayı midenin asit salgılamasını artırır, bu da ülserin iyleşmesine değil daha da kötüleşmesine neden olur.
Ama benim o zamana kadar okumuş olduğum bütün arıcılık kaynakları ve diğer arıcılar mide, ülser hastalığının tedavisinde bal yenilmesini öneriyorlardı.
Hatta yanılmıyorsam Nizamettin Kayral hocanın kitabında sabah aç karnına büyük miktarlarda yenilmesi önerisi vardı.
Şimdi bu yaşananlardan sonra olayları yeniden değerlendirmek ve ezberleri bozmak gerekiyor.
Bal ve diğer arı ürünleri nedir, bileşimlerinde neler vardır, bu maddeler insan yaşamı ve sağlığı açısından ne kadar önemlidir gibi soruları sorup, bunların gerçek bilimsel cevaplarını bulmak zorundayız.
Benim etrafımda gördüğüm uygulamalara bakınca ise, ülkemizde malesef bazı arıcıların bal üretimleri değil sağlık kazandırmak, sağlığı tehdit edecek nitelikte.
Tartışmanın temel noktası vişne üretiminin zorluğu ve arıcılığı karşılaştırmamla ortaya çıktı.
Yine söylediğim gibi burdaki amaç iki ürünü birbiriyle kıyaslayıp birbirine karşı olan üstünlüğünü vurgulamak değil.
Doğada yetişen her bitkinin ve her meyvenin kendine göre ayrı bir önemi var.
Ama reçel denilen şey balın büyüklüğünü üstünlüğünü vurgulamak için kıyaslanacak ezik büzük birşey değil.
Ben taze meyve aşamasına kadar olan kısmı yaşadım ve büyük zorlukları var. Bana kesinlikle arıcılıktan daha zor geldi.
Bu arada ilgilenen arkadaşlara iki link vermek istiyorum. Birincisi Vişne reçelinin besin değeri, ikincisi Bal besin değerleri.
http://www.besinler.net/nutrdetails.aspx?NDB_Num=50344
http://www.besinler.net/nutrdetails.aspx?NDB_Num=51296
Sonuçlar bana çok enteresan geldi. -
Ben biraz tarz olarak olaylara tersten bakmayı, madalyonun öbür yüzünde ne var oralara da göz atmayı seviyorum.
Tahmin edebileceğiniz gibi bu yazıdaki amacım bal ya da reçel fiyatlarını karşılaştırmak birinin ötekine göre üstünlüğünü vurgulamak değil.
Eğer sıkı bir tartışma ve problemi değişik yönleriyle ortaya koyabilme ortamı oluşturabilirsek, yazı amacına ulaşmış olur.
Arıcılarla yaptığımız sohbetlerde ve arıcıların bazı ortamlarda yazdıkları yazılarda bal ile reçel fiyatlarının karşılaştırıldığını, ikisi arasındaki fiyat farkı kıyaslanarak bal fiyatların düşüklüğünden yakınıldığını görüyorum.
Piyasada fiyatı belirleyen şey nedir? Ona harcanan emek mi? Satıcının talep ettiği rakam mı? Bizim ürettiğimiz malın fiyatı neye göre düşüktür.
Ben ülkemizde bal fiyatının düşüklüğünden yakınanların sık sık reçel ile aynı, ya da kara zeytin bile baldan pahalı örneklerini verdiklerini gördüm.
Kendi malımızın değerinin yüksekliğini vurgulamak için başka malın değerini küçümsemek olaylara doğru yaklaşmamızı engellemekten başka bir işe yaramaz.
Peki genel bir soru sorayım, Türkiye’de bal fiyatları düşük mü?
Düşükse neye göre düşük, bu düşüklüğü vurgulamak için ne ile kıyaslayacağız?
Eğer dünya bal piyasası ile karşılaştıracaksak şu anda ülkemiz bal fiyatları fahiş bile sayılabilir.
Eğer ona harcadığımız emek ile fiyat düşüklüğü arasında bir bağ kuruyorsak, işte vişne örneğinde olduğu gibi, daha çok emek harcanıp daha az gelir elde edilen alanlar da var.
Piyasada fiyatı belirleyen aktörler çeşitlidir. En basit ekonomik bilgiye göre, fiyatı belirleyen şey arz talep dengesidir.
Satıcı ile alıcı piyasada bir araya gelir. Satıcının sattığı malın miktarı yani arzı, alıcının buna duyduğu talep miktarı ile fiyat dengesi oluşur.
O maldan piyasada taleplerin çok üstünde varsa fiyatlar düşer, eğer mal miktarı talepleri karşılayamıyorsa fiyatlar artar.
Ekonominin temelinde olan fiyat belirleme mekanizması bu.
3 sene önce tenekesi 80 ytl ye satılan ayçiçek balının şimdilerde tenekesinin 200 ytl civarına yükselmiş olmasının sebebi de bu.
Bazı arıcılık örgütleri her ne kadar bu fiyat yükselişini kendi gayretli çalışmalarının sonucu olduğunu söyleseler de, gerçek arz talep dengesinde gizli.
Blogumdaki yazıda farkettiyseniz ülkemiz arıcılığının en temel problemi de ortaya çıkıyor. 10 arıdan sadece 3 tanesi üretim yapabiliyor, diğerleri çeşitli sebeplerle o sezonda bal veremiyor. Yabancı ülke arıcılarında bu oran yüzde 90. 10 tane arısı olan bir arıcı en az 9 kovanından aynı düzeyde bal sağabiliyor.
Konuyla ilgili tartışmanın yapıldığı aricilik.gen.tr forumunda ARIBEYİ rumuzuyla yazılan yazı da aşağıdaki gibi
“Bir şeyin fiyatını satıcı tek başına belirleyemez.
Fiyatı belirleyen arz ve talep dengesidir. Satıcı ve alıcı pazar ortamında buluşur karşılıklı dengeler sayesinde fiyat oluşur. Bir malın fiyatını belirleyen faktörlerin en büyüğü arz talep dengesidir.
Ben şahsi kanaatimi söyleyeyim.
Piyasada çok ucuz ballar olduğu gibi hakkında spekülasyon yapılıp fiyatları şişirilmiş ballar da var.
Bana göre süzme bal için 30 lira, 40 lira gibi rakamlar ifade edilmesi fazla. Ben bir tüketici olarak bu paraları verip bal alamam.
İkinci bir dikkatimi çeken husus bal ve reçel fiyatlarının karşılaştırılması. Size şunu söyleyeyim Reçelin hazırlanması süreci kesinlikle arılardan bal alınması sürecinden zahmetli.
Benim köyde vişne bahçem var, yıllık 1200 kg civarında hasat yapıyoruz. Reçel aşamasına gelemeden, daha vişneyi dalından toplama aşamasına getirmek, kesinlikle arıcılıktan çok daha zahmetli.
Eğer harcanan emek ve alınan parasal karşılık değerlendirmesi yapacaksak yaş meyveden yapılan reçelin daha pahalı olması lazım.
Başka bir husus arıcılar marketlerde kavanozlarda büyük markalar tarafından satılan balların fiyatıyla, kendi ballarının fiyatını kıyaslıyor. İşte markette 20 ytl ise, kendi balı 30 ytl olmalı hesabı yapıyor.
Arkadaşlar şöyle bir hesap kitap yapalım, 20 ytl ye satılan bal, üreticiden yaklaşık 5 ytl ye alınıyor. Geri kalan 15 ytl bal satıcı firmanın kasasına yüzde yüz kar olarak mı giriyor.
Bu işin depolaması, işlenmesi, tesis maliyeti, nakliyesi, sistemde çalışanların maaşları ve İŞİN VERGİLENDİRME KISMI en sonunda da marketin kar payını alt alta koyduğunuzda kavanoz başına kaç para kazanılıyor acaba?
Bizim arıcılarımızın çoğu kayıt dışı çalışıyor, satılan mal karşılığında herhangi bir şekilde vergi tahakkuk etmiyor.
Arıcı balını tüketiciye 30 ytl ye sattığında bu paranın hepsi arıcının cebine giriyor, ama bir firma 20 ytl ye bal sattığında, işin doğası gereği bu paranın hepsi kendi kasasına giremiyor.
Bir de dünya bal piyasasına bakarsak, balımızı dünyaya ihraç edelim büyük paralar kazanalım olayının da doğru olmadığını görürsünüz. Dünya piyasasında balın ortalama fiyatı 2 dolar civarında.
Almanyada yerli bal kilosu 8 euro gibi bir fiyattan tüketiciye sunuluyor.
Avrupa ülkelerinin tüketicilerinin alım güçleri bizden kat be kat yüksek olmasına rağmen, balı 8 euro fiyattan yiyebiliyorlar.
Ülkemizde Avrupa ortalamasının dörtte biri kadar geliri olan tüketiciye, avrupalının 2 katı pahalı bal yedirmeye kalkmak ne kadar mantıklı bir yaklaşım?
Bu işin tek çözümü verimli arıcılık yapmak. Çünkü Avrupalı arıcı ürettiği balı tüketiciye bizden daha ucuz satıyor ama bizden daha çok kazanıyor.
Bizim ortalama bal üretimimiz 15 kg, Avrupalının üretimi 40 kg. “
-
Herhangi bir ilana tıkladığında ya da en üstteki menüden İLANLAR kısmına tıkladığında açılan sayfadan İLAN EKLE menüsünü tıklayarak, karşınıza gelen formu doldurduğunuzda, sitenin İLANLAR bölümünde ilanınız yayınlanır. Tabi bu işlemden önce üye girişi yapmanız gerekir
-
YazarYazılar
Beyazkovan Arıcılık Bir başka WordPress sitesi