Forum Replies Created
-
Yazarİletiler
-
MURAT CAKIR
ParticipantEmrah,
arıcılığa başladığın için biz de beyazkovan ailesi olarak çok sevindik.
Arıcılığın ilk yılı, arı dilini öğreninceye kadar, biraz sıkıntılı geçer.
İnşallah bu dönemi sabırla atlatırsın ve önümüzdeki yıllarda seni usta arıcı olarak görürüz.
Ben sıkıntılı günleri atlatıp, usta arıcı olma yolunda yol alacağına inanıyorum.
Artık işi öğrenip kendine güvenin geldiği an, arılı çerçeve ile çekilmiş fotoğraflarını da bekliyoruz.
Başta Hasan Çınarlık arkadaşımız olmak üzere konu ile ilgili yardımlarını esirgemeyen arkadaşlarımıza ben de çok teşekkür ediyorum.
MURAT CAKIR
ParticipantYalnız Eczanelerden isterseniz onlarda analiz kalite ve Alman Merc Marka Formik Asit bulunuyor. O da çok pahalı; litresi 70 ytl falan.
Sipariş verirken Analiz Kalite değil, Teknik Kalite isteyin, sonra fiyatları görünce küçük dilinizi yutmayın.
MURAT CAKIR
ParticipantErgeneko,
Bizim istatistiki olarak kovan başına yıllık üretimimizin düşük olmasının, ya da batılı ülkelerde bu oranın yüksek olmasının sebeplerinden birisi de bu uygulama.
Doğal balların hepsi alınıyor, arı kışa şeker beslemesiyle yapılmış ballarla giriyor.
Yani Türk arıcısının kış besini için arıya bıraktığı 15 kg civarındaki bal, kovan başına bal üretimini düşük gösteriyor.
Bunun iki büyük nedeni var:
1) Ekonomik neden. Şeker baldan her zaman ucuzdur. Özellikle batı ülkelerinde daha da ucuz. Bir de o ülkelerde glikoz ve fruktoz da arı besini olarak kullanılıyor. Amerikada arıcılara servis yapan büyük glikoz tankerleri var. Yabancı dergilerde bunların ilanlarını görüyoruz.
Yani doğal balı alıp bunun yerine arıya şeker vermek ekonomik olarak daha karlı bir durum.
2) Kışın uzun ve sert geçtiği yerlerde bazı ballarla kışlama problem çıkartıyor.
Eğer ayçiçek gibi çabuk donan ballarla uzun süren bir kışa girilmişse, bu ballar kovanda donduğu için arı gıdasız kalıyor.
Salgı balları ile uzun süre kışlamanın da ciddi problemler çıkardığı tesbit edilmiş. Salgı ballarının içindeki katı madde oranı çiçek ballarına göre daha yoğun.
Bu arının sindirim sisteminde kışın daha fazla atık anlamına geliyor. Kış şartları yüzünden dışarı çıkamayan arı kovan içine pislemek durumunda kaldığı için, dizanteri hastalığına sebep oluyor.
Dışarı çıkarsa da geri dönemiyor.
Şeker vererek yaptırılan bal içinde katı madde oranı doğal ballara göre yok denecek kadar az olduğu için, bu tür ballarla kışlama her zaman daha güvenli olarak kabul ediliyor.
İngiltere’de doğal ballar ile kışlatılan arılarda yüksek oranda dizanteri hastalığı problemi yaşanırken, şekerle kışlatılan arılarda bu hastalığa çok nadir rastlanıldığı tesbit edilmiş.
MURAT CAKIR
ParticipantErgeneko,
Şu anda tartıştığımız yavru çürüklüğü hastalığının nasıl tedavi edileceği değil.
Tartışılan şey, hasta olmayan koloniye sonbahar şuruplamasında antibiyotik verilir mi, antibiyotik uygulamasının hastalıktan koruyucu özelliği var mı?
BİLİM DİYOR Kİ, ANTİBİYOTİK HASTALIKTAN KORUMAZ…
Bilakis, gereksiz ve sürekli antibiyotik kullanımı, hastalık yapan bakterilerin bu ilaca karşı direnç kazanmasını ve güçlenmesini sağlar.
Ayrıca sürekli ve gereksiz antibiyotik canlının yani arının savunma mekanizmasını zayıflatır.
Gereksiz antibiyotik kullanarak koruyacağım derken, hastalığın güçlenmesine ve yayılmasına neden olunur.
Şimdi senin de dediğin gibi, yavru çürüklüğü hastalığı had safhada ve arıcılar bunu gizliyor.
Aynı zamanda arıcıların çoğu şerbete o malum kırmızı ilaçtan katıyor hastalıktan korusun diye.
Madem besleme şerbetine antibiyotik katmak hastalığı engelliyor, bu hastalık niye bu kadar yaygın?
Bakın bizim gibi geri kalmış ülkelerde antibiyotik ve tarımsal ilaç uygulamaları avrupa ülkelirinin 5 katı. Yani ilaç firmaları bizim gibi ülkelere 5 kat daha fazla ilaç satıyor.
Avrupa ülkelerinin Türkiyenin AB’ye girmesine karşı çıkışlarının en büyük nedenlerinden biri de bu. Çünkü bizim gibi ülkeler ilaç firmaları için süper pazar. Mevzuat ve denetimler AB normlarına uydurulduğunda, piyasada denetimsiz ilaç satılıp kullanılamayacak.
Bilinçsiz ilaç kullanarak hem tüketicinin sağlığıyla oynamayın hem de ilaç firmalarının ekmeğine yağ sürmeyin.
MURAT CAKIR
ParticipantArı sayısı azsa, koloniler güçlü ve besinleri varsa ve etrafta da başka arılıklar yoksa genelde bu tip uygulamalarda yağma olayı olmuyor.
Mesela köyümde sadece benim arılar vardı ve arılıktan 50 metre uzakta bazen eski kırıntıları arılara yalatıyordum problem çıkmıyordu.
Bu sene arılıktan 200 metre uzaktaki evin yanında açıkta bulaşık bir petek bıraktım. 1 saat sonra peteğin üstü oğul gibi arı kaynıyordu 2 saat sonra arılığa gittiğimde ise zayıf kovanlara dalma uğraşıları başlamıştı.
Hemen sordum köye birisi 20 tane arı getirmiş, arılar sürekli oğul çıkarmış. Geç çıkan oğullar doğal olarak havalar kurak gittiği için gıdasını toplayamamış. Arıcı da besleyecek bir mantığa sahip değil.
Yani açıkta bal vs bıraktığınızda hemen yağma olacak diye birşey yok. Ama arılarda genel olarak bir yağma eğilimi varsa, açıkta bırakacağınız böyle malzemeler olayı anında tetikler.
MURAT CAKIR
ParticipantSevgili Arkadaşlarım,
Yapmayın etmeyin

Cengo kardeşim, Osmanlı’da Arıcılık Kitabını internete koymamızın tek bir nedeni var; ülkemizde modern arıcılık bilgisinin ne zaman başladığı ve nerelere geldiğini göstermek.
O yüzden sadece tarihi değeri olan bir kitabı günümüzde bilgi referansı olarak vermek çok yanlış birşey. Bundan 20 sene önce basılmış kitaplarda bile birçok bilgi eskimişken, 1912 yılında basılmış bir kitabı referans olarak almak çok hatalı bir yaklaşım.
Apo kardeşim sana da şunları söyleyeyim.
Forumda uzman veteriner arkadaşımız da dahil olmak üzere antibiyotik ve arı hastalıkları tedavisi ile ilgili bir takım bilgilerini aktardılar.
1- Şu anda hastalık dahil arıcılıkta antibiyotik kullanmak kesinlikle yasaktır.
2- Arı ürünlerinde antibiyotik kalıntısı olduğu tesbit edilen arıcıya yaklaşık 6000 ytl ceza kesilmektedir, şikayet halinde bu cezalar kesinlikle tahakkuk etmektedir.
Hastalık halinde bile antibiyotik kullanımının yasak olduğu bir yerde, koruyucu antibiyotik adı altında, hasta olmayan arılara antibiyotik verilmesinin bilimle, akılla ve mantıkla hiçbir izahı yok.
En büyük yanlış KORUYUCU ANTİBİYOTİK mantığına inanmak.
Ya arkadaşlar, Eylül ayı geldi gribal enfeksiyondan kurtulayım diye, hasta olmadan antibiyotik kullanıyor musunuz?
1) Aşırı antibiyotik kullanımı bütün canlı organizmalarda olumsuz etkiler oluşturur. Canlının savunma mekanizmasını olumsuz etkiler, bakteriler bağışıklık kazanır. Canlının hastalıklara direnci düşer.
2) Hasta olmadığı halde antibiyotik kullanımı zararlı bakterilerin yanında, faydalı bakterileri de öldürür, bu yüzden organizmanın bir çok faaliyeti aksar.
3) Antibiyotik bulaşmış arı ürünlerini tüketen insanlar, mikrobik hastalıklara karşı direncini yitirir.
Ayrıca antibiyotik denilen şey mikroorganizmalara karşı kullanılan ilaçların genel adı.
Her bakteriye karşı olan antibiyotiğin etken maddesi farklı. Eczaneden insanlarda bulunan zararlı mikroorganizmalara karşı kullanılan bir antibiyotiği alıp, arılara vermenin hiçbir mantığı yok. Arıda hastalık oluşturan bakteriler ile insanda hastalık oluşturan bakteriler aynı mı? Biraz bunu düşünelim.
Ayrıca antibiyotikler bir çok arı hastalığının sporuna karşı etkili değil.
Spor hastalığın çekirdeği, pasif hali. Kovanlarda ve ekipmanlarda her zaman bulaşık halde bulunur. Bal içinde 50 sene yaşar.
Antibiyotik sadece spor aşamasından bakteri aşamasına geçtiği zaman, yani tohum çatlayıp çimlendiği zaman etkili olur.
O yüzden antibiyotik o hastalığı tümüyle yoketmez, sadece belirtilerini yok eder, gözönünden kaçırır.
Kolonide uygun ortam bulduğunda sporlar yine hastalık yapmaya başlar. Aşırı antibiyotik kullanımı durumunda ise bakteriler direnç kazandığı için, artık bu da fayda etmez.
Hastalıklarla mücadele etmenin en iyi yöntemi, temizlik, hijyen ve kolonileri sürekli olumlu koşullarda bulundurmak.
1) Sonbahar şuruplaması kış besini için yapılıyorsa, arının suyunu kolay uçurması ve sırlaması için 1 birim su, 2 birim şeker şeklinde yapılır.
2) Şurup içine kesinlikle tuz ve antibiyotik katmayın. Antibiyotiği anlattım, tuzun ise arının sindirim sisteminde toksik etki yaptığı belirlendi.
3) Şurup içine vitamin katabilirsiniz.
MURAT CAKIR
ParticipantArkadaşlar herşey kitaplarda yazdığı gibi olsa keşke, hayat ne kolay olurdu.
Bütün kitaplar büyük bal akımı mevsiminden bahsederler. Ama bu ortalama bir durumdur, öyle yerler var ki senenin değişik zamanlarında yoğun nektar akımları olabiliyor.
Mesela İstanbul Ayazağadaki arılığımda Kestane çiçeği geçtikten ve etrafta kuruduktan sonra Eylül ayına kadar başka nektar beklemiyordum. Fakat 25 Temmuz- 5 Ağustos arasında hiç ummadığım kadar nektar akımı oldu, hatta benim ana nektar akımı dönemi olarak baktığım 15 Haziran-10 Temmuz arasındaki dönemden daha çok bal geldi.
İkinci olarak da yavrulu çerçevelerin süzülmesi olayı konusunda bir tartışma yaşanıyor.
Özellikle gezginci arıcılık yapanlar kapalı gözlü yavruların olduğu çerçeveleri süzmeyi tercih ediyor. Bu çok yapılan bir uygulama.
Tabi yavrunun üzerindeki bal kemeri 1 cm ise bunu kimse süzmez.
Ama bal kemeri çerçevenin üçte ikisini dolduracak kadarsa ve kuluçkalıkta da bu tür çerçeveler çoğunluktaysa, arıcılar bu balları süzüyorlar.
Çünkü gezginci arıcı, yeni yere giderken kuluçkalığında aşırı bal taşıması gereksiz.
Bu arada Cemre Arı kardeşimize de söyleyeyim, kapalı kuluçkalı ballı çerçeveler süzülebilir diyen kitap var.
Nizamettin Kayral’ın o kalınca kitabını okursanız bunu anlatır. Hatta yavruların zarar görmemesi için yavrulu alana gazete kağıdı konulmasını tavsiye eder.
Yeni yayınlanan Almanca’dan çeviri olan bir arıcılık kitabında da, Almanya’daki arıcıların kapalı gözlü yavrulu çerçeveleri süzdüklerini okudum.
Özellikle Batı ülkelerinde Ağustos ayı sonuna doğru kovanlardaki bütün doğal ballar alınıyor ve koloniler yoğun bir şeker beslemesine tabi tutuluyor.
Bu arada Ordu Arıcılık Araştırma Enstitüsünün arıcılara yönelik yardım telefonu mu var? Kendilerine sorulan sorulara cevap veriyorlar mı merak ettim.
Düzenleyen: buyuksef, :: 14/08/2007 20:54
MURAT CAKIR
ParticipantPetekli ballar muhafazalı bir ortamda bekletilmezse hele bir de peteğin içinde polen de varsa, tam güvenin ağzına layık oluyor.
Petekli balları aldıktan sonra güve kelebeğinin giremeyeceği kapalı bir yerde poşetleyerek saklamak lazım.
Bazen petekler üzerine yumurta atılmış oluyor, biz poşetlesek bile güveleniyor.
Bunu çözmek için poşetledikten sonra peteği buzdolabının buzluğunda 3-5 saat beklet, bütün larva yumurta vs ler ölür. (bunun bekletme süresi de vardı ama tam hatırlayamadım)
MURAT CAKIR
ParticipantAsım Bey,
Trakya’da üretilen çiçek balı ile Anadolu’da üretilen çiçek balının donma özellikleri birbirinden çok farklı.
Trakya balı süzüldükden 10-15 gün sonra donma belirtileri göstermeye başlıyor.
Ama mesela benim Bilecik yöresinden süzdüğüm çiçek balları aynı tepkiyi 2-3 ay sonra vermeye başlıyor.
Bir de gördüğüm kadarıyla trakya balları sırlı petek halde iken bile bir süre sonra donmaya başlıyor.
Bilecik’te güzel sırlanmış petekleri normal oda sıcaklığında sakladığımızda 1.5, 2 sene kadar donmadığına şahit oldum.
MURAT CAKIR
ParticipantÇevreden gelebilecek tehlikeler hakkında bilinçli ve uyanık olmak iyi bişey ama malesef bu kene konusunda da toplumda aşırı bir hassasiyet oluşturuldu.
O hassasiyetten nasibini alanlardan birisi de benim.
Bir gece yarısı bacağımda kene olduğunu farkederek panik halde hastaneye koşmuştum.
Konuyla ilgili izlenimlerimi anlatayım:
1- Kene ısırdı eyvah hasta mı olcam paniğini yaşamayın. Her kene ısırması hastalığa yol açmaz.
Virüs taşıyan kenelerin oranı binde 8’den binde 30 gibi bir rakama yükselmiş. Hastalığın yoğun olarak görüldüğü bölgeler, Tokat, Çorum, Sivas. En riskli keneler bu bölgede.
2- Kenenin vücuttan mümkün olduğu kadar çabuk çıkartılması, virüs taşıyor bile olsa insana geçme riskini azaltıyor.
3- Keneyi sıkmak, koparmak, üzerine sigara bastırmak, gaz vs kimyasal madde dökerek öldürmek gibi eylemler, Keneyi strese sokuyor ve emdiği kanı geri kusmasına neden oluyor. Bu kusma olayı doğal olarak virüs taşıyıcı ise o virüsün insan kanına girmesine neden oluyor.
4- Panik halinde gideceğiniz bir çok sağlık kuruluşu keneye müdahale etmiyor, bu iş için seçilmiş olan hastanelere gönderiyor. En azından İstanbul’da bu işlere sadece Haseki Hastanesi bakıyormuş.
5- Hastanede bir kaç servis gezdikten sonra keneyi cildiye servisinin çıkartacağını olayla ilgili gerekli bilgiyi de İntaniye servisinin vereceğini öğreniyorsunuz.
6- Cildiye servisindeki görevli aman ya yine mi kene edasıyla keneyi tutup çıkartıyor, İntaniye servisindekiler de şikayet olup olmadığını dinliyor. Belirgin bir şikayet yoksa evinize gidebilirsiniz, 10 boyunca aşırı ateş, yorgunluk, kusma, karın ağrısı, sırt ağrısı gibi şikayetler olursa geri gelin diyor.
7- Kene yapıştığını görünce bir sağlık kuruluşuna gitmek esas olmasına rağmen, öneriler doğrultusunda keneyi kendinizin de çıkartabileceği söyleniyor.
8- Kenenin başını koparmadan, bir cımbız ya da pens ile, tahtadan çivi söker gibi sallaya sallaya ve yavaş hareketlerle yerinden çıkartmak gerekiyor. Yurtdışından getirilen kartın üzerindeki tırnak kısmının da basitçe yaptığı bu. Keneyi parçalamadan çıkarmaya yarayan bir sistemi var.
10- Eğer virüs kapmışsanız bunu tesbit için hastalık semptomlarının ortaya çıkması bekleniyor. Yani kene ısırdıktan sonra her ihtimale karşı koruyucu aşı ilaç vs yok.
Hastalık semptomlarının ortaya çıkışı 1-10 gün arası.
11- Hastalık süresince bağışıklık sistemini destekleme tedavisi uygulanıyor, başkaca bir ilacı yok.
12- Ülkemizde hastalığa yakalandıktan ve bunun Kırım Kongo Kanamalı Hastalığı olduğu teşhisi konduktan sonra ölenlerin sayısı yüzde 5. Yani hastalık virüsünü kaptıktan sonra ölüm tehlikesini atlatanların oranı yüzde 95.
Ayrıca virüsü kapıp ölmeyenlerin artık ömür boyu bu virüsten korkmasına neden kalmıyor. Çünkü vücut gerekli bağışıklık sistemini geliştirmiş oluyor.
13- Önlemlerinizi alın, riskinizi azaltın ama kendinizi de boş yere panikletmeyin.
MURAT CAKIR
ParticipantKaradenizli_28 ismiyle yazan arkadaş hangi şehirden acaba? Belki yaşadığı yerde tanıdığımız arkadaşlardan ya da sitenin takipçilerinden vardır.
MURAT CAKIR
ParticipantSevgili Arkadaşlarım,
Eski forumu takip edenler hatırlar yaklaşık 1.5 sene önce yine buna benzer bir ilacı tartışmıştık.
Onun ismi Hive Clean idi ve içerik bilgileri Demet hanımın saydıklarıyla aynıydı.
Demet hanım o etiket bilgilerini nereden aldı bilmiyorum vermiş olduğu linkte göremedim, fakat o içeriğin içinde sakkaroz da olması lazım.
Arkadaşlar bu ilacın etken maddesi Oksalik Asit. Bildiğimiz oksalik asit formülüyle üretilmiş içine ilave süsleyiciler katılmış. Propolis vs işin sadece süsü, varroa mücadelesinde etkili bir madde değil. Sitrik asit ise gıda sektöründe çok kullanılan, şekerli gıdaların granülleşmesini ve ekşimesini engelleyen bir şey.
Yani formüldeki sitrik asit maddesinin de varroa mücadelesi ile ilgisi yok. İlacın içindeki şekerin granülleşmesini engellemek ve uzun süre depolayabilmek amacıyla konulmuş.
Oksalik asit ile varroa mücadelesini anlattığımız zaman bir sürü insan buna karşı çıkıyor, ama birileri yurtdışından aynı etken maddeli ilacın ambalajlı ve etiketli halini getirdiğinde, arıcılık birlikleri aracılığıyla bu bütün arıcılara satılıyor.
Bir de bayi satış fiyatı 1 litrelik ilaçta 30 euro diyor, son kullanıcı fiyatı ne acaba? Litresi taş çatlasa 5 ytl mal olacak bir ilacı 30 euroya Türk arıcısına satmaya ve bunu da arıcılık birlikleri aracılığıyla yapmaya söylenebilecek tek şey var. EL-İNSAF.
Düzenleyen: buyuksef, :: 05/08/2007 17:46
MURAT CAKIR
ParticipantSevgili arkadaşlar,
Eskilerin deyimiyle hakikatler müsademei efkardan doğar. Yani gerçeklere farklı düşüncelerin çatışmasıyla ulaşılabilir.
Bir minik uyarı; daha sonra forumu izleyenlerin aradıklarını kolay bulması açısından konu başlığının dışına çıkılmasa, yeni konular yeni başlıklar açılarak tartışılsa daha iyi olur.
Türkiyeli arıcılar olarak malesef doğru ve kullanılabilir bilgiye ulaşmamız çok sıkıntılı bir süreç.
Bir yanda yabancı kaynaklardan çevirilmiş kitaplar.
Bir yanda çok eski yıllarda yazılmış Türkçe arıcılık kitapları.
Bir yanda arıcıların onlarca yıldır yaptıkları uygulamalar.
Bu üç kaynağın arasındaki çelişik bilgiler çoğu zaman tartışmalarımızın ana kaynağını oluşturuyor.
Ülkemizin en büyük eksikliklerinden birisi de bilginin doğru ya da yanlışlığını test edecek, arıcılık araştırma laboratuvarı gibi kurumların olmayışı.
İlk arıcılığa başladığım yıllarda kitaplardan okuduğum kek tariflerinin hepsini yapıyordum.
3 tane arım vardı, ben her köye gidişte arılara kıyak olsun diye 5-6 kg süt tozu alıyor, verilen süt tozlu kek tarifini, süt tozunu fazla katarak yapıyordum.
Okuduğum kitaptaki bilgiye ve benim yorumuma göre yaptığım kek arıyı çok besleyici, geliştirici bir uygulama idi.
Arıların da buna bir itirazı olmadı, köydeki başka arıcıların kovanlar sönerken benimkiler gayet iyiydi, ben de bunu hep süt tozlu keke bağlıyordum.
Fakat uzun bir süre sonra yabancı bir kaynaktan, süt tozu, süt ve süt ürünlerinin içinde doğal olarak bulunan LAKTOZ un arının sindirim sisteminde toksik etki yaptığını, arının sindirim sisteminin süt tozu içindeki birçok maddeyi sindiremediğini öğrendim.
Sonra benim jeton düştü, köydeki diğer arıcılar hiç besleme yapmıyordu, o yüzden onlar koloni kaybediyordu. Ben ise hevesle her gittiğimde onlara kek hediye ediyordum.
Şimdi bizler yaptığımız uygulamaların nedenlerini iyi araştırırsak ve kovan içinde olup bitenleri iyi analiz edersek, birçok uygulamanın doğru ve yanlışlığını daha iyi test ederiz.
Şimdi diyelim ki şerbete limon tuzu ya da limon atılmasının faydaları ya da zararları nedir?
Kişisel gözlemlerimizle bu sorunun cevabını vermemiz çok zor.
Çünkü şerbete sıktığımız limonun kimyasal olarak şerbet üzerindeki etkisini, limonlu şerbetin petek gözlerine konurken, limonsuz şerbetten farkının ne olduğunu, iki farklı şerbetin arının sindirim sistemini nasıl etkilediğini bilimsel olarak analiz etme şansımız yok.
Ha belki de bu konu ile ilgili araştırmalar ve deneyler yapılmıştır da biz bilmiyoruzdur. Bu konu ile ilgili bilimsel bilgisi olanlar açıklarsa seviniriz.
Zaman zaman kışın şerbetin kovanda ekşimemesi için şerbet içine ilave şeyler katılması gerektiği de tartışılıyor.
Bu konudaki fikrimi de belirteyim.
Arı doğadan getirdiği nektarı ya da bizim besleme amacıyla verdiğimiz şekeri sadece bir hamal gibi bir yerden alıp öbür tarafa taşımıyor.
Nektar da olsa, şeker de olsa bu madde arının bal kesesinde bir takım enzimlerle birleşerek, yeni bir madde haline geliyor.
Bu maddenin petekler içinde kışın ekşimesinin en büyük sebebi ise su oranının yüksek olması.
Balın en büyük özelliklerinden birisi de, etrafındaki nemi içine çekiyor olması.
Kışın kovan içinde oluşan aşırı rutubetin peteklerdeki balın su oranını artırması, ekşime sürecinin başlangıcını oluşturuyor.
Bunu engellemenin yegane yöntemi ise, kış besini olarak SIRLI PETEK dışında yiyecek bırakmamak.
Eğer SIRLI değilse, bal da olsa, bizim verdiğimiz şeker de olsa illaki ekşir ve arıya zararlı hale gelir.
Bunun için kışa hazırlık beslemesini arının verilen şekerin suyunu uçurup, sırlayabileceği hava sıcaklıklarında yapmak gerekir.
Arı çerçevelerde yayılmış durumda iken sırsız balları kontrol altında tutuyor ve ekşitmiyor.
Ama kış salkımına girildiğinde arının saramadığı peteklerde SIRSIZ BAL var ise, bu koloni için saatli bomba görevini görüyor. Bu sırsız olan bal isterse doğal olarak gelmiş nektar olsun, ister şerbetten yapılmış olsun farketmiyor.
MURAT CAKIR
ParticipantBu mayıs ayı sonunda açan akasya ile, şimdi çiçek açan akasya arasındaki fark nedir? Fidan alırken bu farkı nasıl anlatacağız, isimleri farklı mı?
MURAT CAKIR
ParticipantZafer Bey,
İnşallah önümüzdeki günlerde forum uygulamasından kaynaklanan teknik problemleri çözeceğim. Bir üst versiyon program çıktı onu yükleyeceğim.
İmalatınız için elinize sağlık. Tambur yatağı olarak ifade ettiğiniz parçayı nasıl yaptınız? Ya da pratik olarak nerden buldunuz?
Düzenleyen: buyuksef, :: 01/08/2007 14:26
-
Yazarİletiler
Beyazkovan Arıcılık Bir başka WordPress sitesi