yerli malı

Bu konu 4 yanıt ve 5 izleyen içeriyor ve en son  S civelek tarafından 18 yıl 1 ay önce tarihinde güncellendi.

  • Yazar
    Yazılar
  • #6480

    demet
    Katılımcı

    Dedelerimiz derki; eski devirlerde hayvanların etleri de sütleri de pek bi lezzetliymiş. Kayısının, karpuzun balları akarmış, pişirdikleri ekmek börek kadar lezzetli olurmuş. Her şeyi kendileri yetiştirirlermiş. O zamanlar şimdiki gibi hazır paket tohumlar olmadığı için; bir sonraki yıl ekeceği tohumu bu senenin ilk mahsulünden ayırır, zarar görmesin diye bez torbalar içinde kirişlere asarlarmış. Çünkü tohum onlar için çok kıymetliymiş. Bir tohum;yeri gelince içtikleri ilaç, yedikleri ekmek, yeri gelince hayvanlarının yemi ,arılarının balıymış. Kısaca “tohum” onların yaşam sigortalarıymış!

    Sonra…sonra film koptu; koşullar değişti. Artık kendi ürünümüzü yetiştirecek ne zamanımız, ne isteğimiz var. Her şeyi hazır almak hoşumuza gidiyor.Lakin bir konu var ki yediğimiz,içtiğimiz hiçbir şeyden eskisi gibi tat alamıyoruz.
    Yapılan araştırmalara göre; geçen zaman içerisinde tohumlar üzerinde yapılan verim arttırıcı çalışmalar, tarım ilaçları,suni gübreler ürünlerin besin değerlerini kötü yönde etkilemiş ,bunun sonucunda da lezzet kaybı kaçınılmaz olmuş.Ve işin kötüsü bitkilerdeki besin değerleri yıllar içerisinde daha da düşüyor ve düşecek.
    Besin değerinin düşmesi aslında o kadarda kötü bir şey değil ! Bir elma yerine 10 elma ; bir kilo domates yerine 3 kilo 5 kilo domates yeriz olur biter diye düşünebiliriz. Bencil olmayalım ; olay sadece bizimle sınırlı değil, yaşam döngüsü doğrudan veya dolaylı olarak bitkilere bağlı olan her canlı bu koşullardan büyük zarar görecek. Üzücü olan; bitkilerin besin değerleri yanında “şifai” özelliklerini de kaybetmesi. Arımızın topladığı polen; ürettiği bal; bundan 20 yıl önce üretilen baldan ve polenden daha düşük değerli olacak.Belki bu yüzden koloniler kışı atlatamayacak, hastalar yedikleri baldan daha az şifa bulacak.

    Amerika da yapılan bir araştırmada; Kızılderililerin yetiştirdiği; orjini korunmuş yerli tohumlar ve bu tohum çeşitlerinin aynısı piyasadaki tohum firmalarından temin edilmiş. İki guruptaki tohumlarda aynı koşullarda yetiştirilip hasat edilmiş, besin değerleri karşılaştırılmış. Sonuçlar şaşırtıcı : Kızılderili tohumları ; endüstriyel tohumlara göre bazı çeşitlerde 3; bazı çeşitlerde ise tam 21 katı kadar daha yüksek besin değerlerine sahip çıkmış. Burada dikkatimizi çeken nokta; yerli bitki cinslerinin kötü koşullarla mücadele edebilecek güce sahip olması .
    Oysaki biz daha çok verim alacağız diye paket tohumlarına yöneldik ve elimizdeki dedelerimizden kalma yerli tohumları çoktan yok ettik. Üstüne üstlük hibrit tohumlara her yıl dünyanın parasını vermek zorunda kalıyoruz, çünkü bu tohumlar sadece bir yıl işimize yarıyor!!!

    Bu araştırmanın üzerine kapak olması için, birkaç gün önce gördüğüm bir haberde;
    “Dünyanın en büyük tohum depolarından biri; Norveç buzullarında faaliyete geçti ve tohum toplamaya başladı.” diyordu. Norveç, Kutup Bölgesi’nde yapılan bu tesis ; gezegendeki her çeşit “tarımsal” ürünün tohumlarına ev sahipliği yapacakmış. Amaç; salgın, nükleer savaş, doğa felaketleri veya iklim değişimi gibi küresel bir afet sonrasında bile bu tohumların devamlılığını sağlamak.
    2000 kişi tarafından; buzulların içine inşa edilen devasa depo beton ve çelikten yapılmış, tohumlar, çimlenmeyi önlemek için -18 derecede, özel ambalajlarda saklanacak, soğutma sistemleri devre dışı kalsa bile, buzla kaplı dağın derinliklerindeki örnekler yüzlerce yıl bozulmadan kalabilecekmiş. Tohum bankası, Norveç’e ait olsa da 100’ü aşkın ülke projeyi destekliyor ve buraya tohumlarını göndermeye hazırlanıyormuş. Her ülkenin tohumları aynı banka kasalarında olduğu gibi, kendisine ait bir kasada ve o ülkenin mülkiyetinde tutulacak. Ve bu bankaya öyle janjanlı paketlerin içindeki hibrit(terminatör) yada genetiği değiştirilmiş tohumlar konmayacak. Ülkelerin kendilerine ait “yerli cins” tohumları konacak.
    Vay be! Demek ki birileri bizim yerli tohumlarımızı korumamız için bize yardımcı olacak !
    Benim gibi saf insanlar böyle düşünebilir; ama bir de bardağın boş tarafını görenlerin görüşlerine bakmak lazım: Onlara göre Norveç buzullarında yapılan bu tohum üssünü finanse edenlerin arkasında güçlü tohum kartelleri var!!! Amaçları da ; halkların yüzlerce hatta binlerce yıldır modifiye ettiği “yerli bitki” türlerinin tohumlarını usulca ele geçirmek ve bu bitkilerin patentlerini kendi üzerlerine almak.
    Haydi!!! Başımıza birde tohum hırsızlığı çıktı! Kim bir tohumu çalmak ister ki?…diye düşünmeyin. Değişen koşulların dünyayı bir sona götürdüğünü hepimiz biliyoruz. Ve bu sonu yavaşlatmak için ; iklim değişimine, zararlı böceklere, hastalıklara, kuraklığa karşı dirençli bitkilere ihtiyaç var. İşte bu bitkilerin kaynağı da yerli cins tohumlar olacak!

    “*TRIP anlaşmasına göre genetik olarak değiştirilmiş bitki ve hayvanların patenti alınabilir. (Bunun için firmanın o bitkiyi genetik olarak modifiye ettiğini öne sürmesi yeterlidir, yaptığı modifikasyon bitkiyi anlamlı sayılabilecek bir şekilde değiştirmese bile)Ayrıca, TRIP anlaşması ile yerli bitkilerin de patent hakları alınabilmektedir ve bu yüzdendir ki uluslararası şirketler dünyanın dört bir yanına uzmanlar yollayarak ticari olabilecek her tür bitkilerin patent haklarını yerli halklardan “çalmak” peşindedirler.( halkların ilaç yapımında kullandıkları yerli cins bitkilerde dahil olmak üzere)” Bir zamanlar bizim yerli arılarımızın götürülerek;daha sonra karşımıza başka bir yüzle yeniden çıkartılması gibi!

    “Gelişmekte olan ülkelere dayatılan tarım politikaları neticesi çiftçiler kayıt altına alınacak. Çiftçilerin patenti alınmış bir ürünü izinsiz ektiği görülürse ; çiftçi ya şirketin patent hakkını ödemek zorunda kalacak yada ürünleri kaçak ekilmiş kabul edilecek ve imha edilecek. Bu durum biyoteknoloji firmalarının gücünü tekelleştirecek ve tohum stok kontrolü çiftçilerin elinden alınıp bu firmalara verilecek. Sonuçta dünya ki besin fiyatlarının artması kaçınılmaz.”

    Ben kararımı verdim;bundan sonra yatırımımı yerli tohuma yapacağım. Yerli tohum çok kazandırmıyor olabilir ancak yaşadığımız bölgeyi tanıyor, koşullara adaptasyonu iyi, hastalıklara dirençli.Üstelik tam ağzımıza layık. Ama yerli tohumu nereden bulacağız?
    Bununda çaresi var; çiftçiler arasında tohum takası yapmak. Bu takasta kullanılacak tohumlar bölgemize ait, uzun yıllardır elimizde olan ekimini yaptığımız,zirai ilaç ve suni gübreyle muamele etmediğimiz yerli tohum olmalı. Örneğin ben arkadaşıma elimdeki yerli biber tohumunu verip karşılığında yerli lahana tohumu alacağım.
    Bu takaslarda dikkat edeceğimiz nokta; asla farklı bir bölgenin yerli tohum çeşidini diğer bölgeye taşımayacağız. Aynen Erzurum un yerli arısının Edirne ye getirilmesinin uygun olmayacağı gibi.
    Bu kadar sözün üstüne : Haydi şu yerli cinslerimizi bulalım ve birileri elimizden almadan birazcık sefasını sürelim…

    İbrahim Hakkı Hazretlerinin söylediği gibi “Elin köşkü sarayından bizim tandır başı yeğdir; Elin türlü taamından bizim bulgur aşı yeğdir”

    *trip: Trade Related Intellectual Property Rights

  • #10262

    MURAT CAKIR
    Katılımcı

    Demet hanım, yazınızı hüzünlü bir duygu ile okudum.

    Çok şeyi umursamıyoruz, elimizden çıktıktan sonra farkına varıyoruz.

    Babamla annem bundan 10 sene önce emeklilik sonrası tekrar köye yerleşti.

    İlk yıllarda bahçeye yerli domates ekiliyordu ve benim çocuklar köye gittiklerinde en büyük zevkleri dalından domates kopartıp yemekti.

    Şimdi o alışkanlıkları kalmadı çünkü söylediğiniz gibi annem de artık tohumunu büyük ölçüde domates üreten bir akrabadan alıyor. Tek avantajı bitki başına daha fazla ürün vermesi.

    Yaptığınız tohum takası önerisi çok güzel bir paylaşım.

    Gerekirse bunu internetten organize etmek lazım.

    Bir çok değerimiz yok olmak üzere, belki de bu yokoluşun önüne geçebilecek son nesil bizleriz.

  • #10264

    muratakin
    Katılımcı

    Ben de bu konuda çok duyarlıyım kendi damak tadım için yerli tohumlarla çok değişik bitkiler yetiştirmeye çalışıyorum.

    Bu yazının üzerine hiçbir yazı yazılacağını düşünemiyorum, sustum.

    Saygılar.

  • #10266

    egehan
    Katılımcı

    Durup durup, bir yazıyor pir yazıyor.
    Çok merak ediyorum ayrıca gerçekten elimizde tohum kaldı mı?

    Bizler belki bu tatları biliyoruz da, bizim torunların vay haline…

    _mer__ner.jpg
    Ömer Öner (Nam-ı diğer Ömer Çavuş)
    Annemin babası olan Ömer dede çiftliğinde toplanan yerli domatesleri pazarlamak üzere sandıklara kendi elleri ile diziyor. Bir çoğu pazara ulaşana kadar patlıyordu bu domateslerin. Şimdi ise tornadan çıkmış domatesleri hem de yerde kar var iken yemeye bayılıyoruz. Onkoloji servislerindeki günümüzdeki artışın yakın gelecekte çığ gibi büyüyeceği tezini duyduğumuzda biraz da yaptıklarımızı sorgulamalıyız.

    Resimdeki domateslerin kokusunu duyuyor olmalısınız…

  • #10267

    S civelek
    Katılımcı

    merhabalar demet hanım bu mükemmel yazınız için teşekkür edrim. Zamanımızda en önemli ve ihmal ettiğimiz hayati önem taşıyan konuyu çok güzel anlatmışsınız. Göz göre göre nesillerimizi adeta uçuruma gönderiyoruz elbirliğiyle maalesef. Toplumumuza ve gençlerimize kısa yoldan köşe dönme hastalığının bulaştığı bu zamanda bu konuyu tekrar acilen gözden geçirmek ve kendimize gelmek zorundayız. ben şunu düşünüyorum keşke her ihtiyacımı kendim üretebilsem. ne yazıkki buda şehir hayatında mümkün olmuyor. mesala balımı kendim üretiyorum ve içim rahat afiyetle yiyiorum allaha şüükür. fırından aldığımız ekmek bile beni düşündürüyor. bu gidişe bir dur deyip bunu değiştirmek lazım. tabi bunun bir devlet politikası olması lazım. zamanın politikacılarının ne yazıkki böyle bir dertleri yok köşe dönme sevdasındalar. ama zaman gelecek döndükleri o köşeler de kimseyi kurtaramayacak. allah hepiimize aklı selim nasip etsin.

Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.